Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
MEHMET BABAR
Köşe Yazarı
MEHMET BABAR
 

Akademide Sessiz İstifa: Bu Durum Normal mi?

Türkiye’de akademide son yıllarda yaşanan en dikkat çekici olgulardan biri, yüksek sesle dile getirilmeyen ama neredeyse herkesin farkında olduğu bir durum: sessiz istifa. Kimse dilekçe vermiyor, kimse kapıyı çarpıp gitmiyor. Ancak birçok akademisyen, zihinsel, bilimsel ve hatta ahlaki olarak bulunduğu yerden çoktan uzaklaşmış durumda.    Ortaya çıkan bu durum, bireysel tembellikle açıklanamayacak kadar yapısal. Uzun süredir biriken sorunların ürettiği kolektif bir sonuçtan söz ediyoruz. Sessiz istifa, yalnızca görevleri asgari düzeyde yerine getirme hali değildir. Dersler anlatılır, sınavlar yapılır, makaleler yazılır. Ancak akademinin asıl ruhunu oluşturan merak, üretme isteği, eleştirel düşünce ve bilimsel cesaret zamanla geri çekilir. Geriye, büyük ölçüde prosedürlerin hâkim olduğu bir düzen kalır. Bu geri çekilme hali bir anda ortaya çıkmaz. Zaman içinde biriken deneyimlerin, tekrar eden hayal kırıklıklarının ve karşılıksız kaldığı düşünülen emeklerin sonucudur. Peki akademi bu noktaya nasıl geldi? Akademi, doğası gereği özgürlük talep eden bir alandır. Soru sormayı, itiraz etmeyi, farklı düşünmeyi besler. Ancak son yıllarda akademik yapı, idari ağırlığı artan ve belirsizlik duygusunun daha belirgin hale geldiği bir iklime evrildi. Performans ölçütleri sayıya indirgenirken, nitelik çoğu zaman geri plana itildi. Yayın sayıları arttı; içerik ise aynı hızla derinleşmedi. Formlar çoğaldı, fikirler ise daha az görünür hale geldi. Bu ortamda akademisyenlerin önemli bir bölümü, açık bir çatışma yerine geri çekilmeyi tercih ediyor. Çünkü yaygın bir algı olarak, sistemin çoğu zaman itiraz edeni değil, uyum sağlayanı ödüllendirdiği düşünülüyor. Sessiz kalan korunuyor, soru soran ise yalnızlaşıyor. Böyle bir düzende “yüksek sesle kalmak” riskli, “sessizce durmak” ise daha güvenli bir seçenek gibi algılanıyor. İçsel kopuş da tam olarak bu iklimin içinde, yavaş ve fark edilmeden gelişiyor. Bir diğer belirleyici unsur ise liyakat algısındaki aşınma. Akademide yükselmenin her zaman akademik başarıyla örtüşmediğine dair yaygın kanaat, motivasyonu derinden etkiliyor. İnsan, emeğinin karşılığını alamayacağına inandığında, zamanla yalnızca mecbur olduğu kadar üretmeye yöneliyor. Bu durum bilinçli bir tercih değil; giderek güçlenen bir savunma refleksi. Yaşananlar yalnızca genç akademisyenlerle sınırlı değil. Yıllarını üniversitelere vermiş, ciddi bir birikime sahip birçok isimde de benzer bir geri çekilme hali gözleniyor. Yeni projelere mesafeli duruluyor, risk almaktan kaçınılıyor, enerji daha çok korunmaya çalışılıyor. Çünkü mevcut düzen, uzun vadeli akademik heyecandan ziyade kısa vadeli uyumu teşvik ediyor. Birçok akademisyen için bu süreç, yeni bir projeye başlarken hissedilen isteksizlikte ya da eleştirel bir görüşü dile getirmeden önce yaşanan iç tereddütte kendini gösteriyor. Açık bir yasak yok; ancak güçlü bir caydırıcılık hissi var. Sessiz istifanın en dikkat çekici yönü ise görünmez olmasıdır. Açık bir kriz yaşanmıyor, toplu bir kopuş görülmüyor. Üniversiteler çalışıyor gibi duruyor. Oysa gerçekte, akademinin üretken damarları yavaş yavaş zayıflıyor. Öğrenciler bilgiden çok ezberi, tartışmadan çok tekrarı öğreniyor. Akademi, topluma yön veren bir düşünce alanı olmaktan uzaklaşıp rutin bir bürokratik yapıya dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu süreci yalnızca bireysel tercihler üzerinden okumak eksik kalır. Sessiz istifa, kişisel bir ahlak meselesi değil; kurumsal iklimin bir yansımasıdır. Akademideki suskunluk çoğu zaman korkudan değil, umutsuzluktan besleniyor. Değişmeyeceğine inanılan bir düzende yüksek sesle konuşmak anlamsızlaşıyor. Tam da bu nedenle şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Bu suskunluk akademinin taşıyabileceği bir yük mü? Çünkü bilim, uzun süre suskunlukla yan yana duramaz. Akademi yalnızca binalardan ve kadrolardan ibaret değildir; canlı bir düşünme pratiğidir. O pratik kaybolduğunda, geriye yalnızca üniversite tabelaları kalır. Sessiz geri çekilme hali devam ederse, bir gün gerçekten gidenler de olacaktır. O zaman mesele bireysel kayıpların ötesine geçer ve toplumsal bir yoksullaşma haline dönüşür. Ve iş işten geçmiş olur.   Bu yazı, yazarın kişisel değerlendirme ve gözlemlerini içermekte olup herhangi bir kişi ya da kurumu hedef almamaktadır.
Ekleme Tarihi: 18 Ocak 2026 -Pazar

Akademide Sessiz İstifa: Bu Durum Normal mi?

Türkiye’de akademide son yıllarda yaşanan en dikkat çekici olgulardan biri, yüksek sesle dile getirilmeyen ama neredeyse herkesin farkında olduğu bir durum: sessiz istifa. Kimse dilekçe vermiyor, kimse kapıyı çarpıp gitmiyor. Ancak birçok akademisyen, zihinsel, bilimsel ve hatta ahlaki olarak bulunduğu yerden çoktan uzaklaşmış durumda. 

 

Ortaya çıkan bu durum, bireysel tembellikle açıklanamayacak kadar yapısal. Uzun süredir biriken sorunların ürettiği kolektif bir sonuçtan söz ediyoruz.

Sessiz istifa, yalnızca görevleri asgari düzeyde yerine getirme hali değildir. Dersler anlatılır, sınavlar yapılır, makaleler yazılır. Ancak akademinin asıl ruhunu oluşturan merak, üretme isteği, eleştirel düşünce ve bilimsel cesaret zamanla geri çekilir. Geriye, büyük ölçüde prosedürlerin hâkim olduğu bir düzen kalır.

Bu geri çekilme hali bir anda ortaya çıkmaz. Zaman içinde biriken deneyimlerin, tekrar eden hayal kırıklıklarının ve karşılıksız kaldığı düşünülen emeklerin sonucudur.

Peki akademi bu noktaya nasıl geldi?

Akademi, doğası gereği özgürlük talep eden bir alandır. Soru sormayı, itiraz etmeyi, farklı düşünmeyi besler. Ancak son yıllarda akademik yapı, idari ağırlığı artan ve belirsizlik duygusunun daha belirgin hale geldiği bir iklime evrildi. Performans ölçütleri sayıya indirgenirken, nitelik çoğu zaman geri plana itildi. Yayın sayıları arttı; içerik ise aynı hızla derinleşmedi. Formlar çoğaldı, fikirler ise daha az görünür hale geldi.

Bu ortamda akademisyenlerin önemli bir bölümü, açık bir çatışma yerine geri çekilmeyi tercih ediyor. Çünkü yaygın bir algı olarak, sistemin çoğu zaman itiraz edeni değil, uyum sağlayanı ödüllendirdiği düşünülüyor. Sessiz kalan korunuyor, soru soran ise yalnızlaşıyor. Böyle bir düzende “yüksek sesle kalmak” riskli, “sessizce durmak” ise daha güvenli bir seçenek gibi algılanıyor. İçsel kopuş da tam olarak bu iklimin içinde, yavaş ve fark edilmeden gelişiyor.

Bir diğer belirleyici unsur ise liyakat algısındaki aşınma. Akademide yükselmenin her zaman akademik başarıyla örtüşmediğine dair yaygın kanaat, motivasyonu derinden etkiliyor. İnsan, emeğinin karşılığını alamayacağına inandığında, zamanla yalnızca mecbur olduğu kadar üretmeye yöneliyor. Bu durum bilinçli bir tercih değil; giderek güçlenen bir savunma refleksi.

Yaşananlar yalnızca genç akademisyenlerle sınırlı değil. Yıllarını üniversitelere vermiş, ciddi bir birikime sahip birçok isimde de benzer bir geri çekilme hali gözleniyor. Yeni projelere mesafeli duruluyor, risk almaktan kaçınılıyor, enerji daha çok korunmaya çalışılıyor. Çünkü mevcut düzen, uzun vadeli akademik heyecandan ziyade kısa vadeli uyumu teşvik ediyor.

Birçok akademisyen için bu süreç, yeni bir projeye başlarken hissedilen isteksizlikte ya da eleştirel bir görüşü dile getirmeden önce yaşanan iç tereddütte kendini gösteriyor. Açık bir yasak yok; ancak güçlü bir caydırıcılık hissi var.

Sessiz istifanın en dikkat çekici yönü ise görünmez olmasıdır. Açık bir kriz yaşanmıyor, toplu bir kopuş görülmüyor. Üniversiteler çalışıyor gibi duruyor. Oysa gerçekte, akademinin üretken damarları yavaş yavaş zayıflıyor. Öğrenciler bilgiden çok ezberi, tartışmadan çok tekrarı öğreniyor. Akademi, topluma yön veren bir düşünce alanı olmaktan uzaklaşıp rutin bir bürokratik yapıya dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Bu süreci yalnızca bireysel tercihler üzerinden okumak eksik kalır. Sessiz istifa, kişisel bir ahlak meselesi değil; kurumsal iklimin bir yansımasıdır. Akademideki suskunluk çoğu zaman korkudan değil, umutsuzluktan besleniyor. Değişmeyeceğine inanılan bir düzende yüksek sesle konuşmak anlamsızlaşıyor.

Tam da bu nedenle şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Bu suskunluk akademinin taşıyabileceği bir yük mü?

Çünkü bilim, uzun süre suskunlukla yan yana duramaz. Akademi yalnızca binalardan ve kadrolardan ibaret değildir; canlı bir düşünme pratiğidir. O pratik kaybolduğunda, geriye yalnızca üniversite tabelaları kalır.

Sessiz geri çekilme hali devam ederse, bir gün gerçekten gidenler de olacaktır. O zaman mesele bireysel kayıpların ötesine geçer ve toplumsal bir yoksullaşma haline dönüşür.

Ve iş işten geçmiş olur.

 

Bu yazı, yazarın kişisel değerlendirme ve gözlemlerini içermekte olup herhangi bir kişi ya da kurumu hedef almamaktadır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniigdirgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift